Şeyh Gâlib
(1757-1799)
Hayâtı, Edebî kişiliği, Eserleri
XVIII.asrın inanmış sanatkârı Şeyh Gâlib,Türk Dîvan Edebiyâtının son büyük şâiridir. Denilebilir ki Dîvan şiiri, uzun,aralıksız ve rakipsiz hayâtının bu son asrında,son sözünü Şeyh Gâlib`le söylemiş;son sanat hamlesini onun eserile yapmıştır.
Gâlib dede bir mevlevî çocuğudur: Babası Mustafa Reşid Efendi, münevver ve samîmî bir Mevlevî dervişi idi.Onun babası Mehmet Efendi de yine Mevlevî idi. Gâlibi`in annesi Emine Hâtun`dur.
Şeyh Gâlib, 1757 yılında İstanbul`da Yenikapı Mevlevîhânesi civarında bir evde doğmuştur.Eski harflerle ( Eser-i Aşk ) ve ( Cezbetü`llah ) terkipleri,onun doğumuna düşürülen târihlerdir.( H.1171 )
Şâir ilk tahsîlini babasının yanında yapmıştır.Babası ona Türkçe ve Farsça öğretmiş; şiir zevki tattırmış; mensup olduğu tarîkatın âdabını, fikir, felsefe ve heyecanını tanıtmaya çalışmıştır.Babasına bir mürşid gözüyle bakan ve onun üstâd-ı kül olduğunu söyleyen Gâlib, bu inanmış babadan çok fazîletler öğrenmiştir.
Şeyh Gâlib, babasından başka, Galata Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Dede`den ve bir dil ve edebiyat mullimi olduğu bilinen Hoca Neş`at Efendi`den ders görmüştür. Daha çocuk denecek yaşta, gerek babasından gerek hocalarından Mesnevî okuyan Şeyh Gâlib`in şahsiyetinin teşekkülünde Mevlânâ Celâleddîn Rûmî`nin ve çevresinde Mevlânâ`ya gösterilen derin ve muazzam saygının büyük tesiri vardır.
Şeyh Gâlib`in asıl adı Mehmed`dir. Şiirlerinde kullandığı Esad mahlâsını ona hocası Neş`et Efendi vermiştir.Gâlib mahlâsını ise ne zaman ve niçin aldığı iyi bilinmiyor.
Gâlib`in bilinen ilk vazîfesi, 24 yaşında iken devâm ettiği Dîvân-ı Hümâyun Beylikci Odası memurluğu`dur.Aynı yıllarda, şiirde hayli ilerlemiş bulunan Gâlib`in kendi şiirine güvenen ve söyleyişe yeni bir hamle getirdiğine inanan bir sanat anlayişi ve o ölçüde de bir nefsine îtimâd duygusu vardır.Büyük şâirin 23-24 yaşlarında iken Dîvan tertîp ettiği bilinmektedir.
Şeyh Gâlib, babasından, çevresinden ve hocalarından aldığı terbiye ile bir Mevlevîlik atmosferi içinde,ciddî,samîmî ve heyecanlı bir Mevlevî olarak yetişmiştir. 30 yaşlarında iken de Konya`ya giderek Mevlânâ Dergâh`ını ve Türbe`sini ziyâret etmiş; Konya`da çile`ye girmiş fakat âilesinin ısrârı üzerine İstanbul`a dönerek çilesini Yenikapı Mevlevîhânesi`nde tamamlamıştır.Böylelikle tarîkatın bütün merhalelerinden geçerek,her sâhadaki istîdâd ve kaabiliyeti ile Çelebi`ler sevgi ve îtimâd uyandırmıştır.
Şeyh Gâlib, şiiri,sanatı ve mevlevîliği dolayısıyle, devrin büyük hükümdârı Sultan Üçüncü Selim`le de tanışmış ve pâdişahdan samîmî bir sevgi ve iltifat görmüştür.
Bu sırada Galata Mevlevî Hânesi şeyhliyinde bir değişme olmuştur: Mevlevîhâne`nin 104 yaşındaki şeyhi Numân Dede, Konya`daki merkezden izinsiz, Üsküdar`da bir hânkaah yaptırdığı için vazîfesinden alınmış ve yerine Şems Türbesi`nin türbedârı Abdullah Dede gönderilmiştir.Ancak Abdullah Dede, İstanbul`a vâsıl olamadan, Kütahya`da vefât edince. Galata Mevlevîhânesî yine Şeyhsiz kalmıştır.
Bu vefât hâdisesi Çelebi`lik makamını uyandırmış; Galata mevlevîhânesi için bu makama çok lâyık bir insan bulunduğu akla gelmiştir.Netîcede henüz 34 yaşında genç bir mevlevî olan Gâlib Dede Galata Mevlevîhânesi şeyhliğine tâyin edilmiştir.Konya merkezi tarafından bu makam için Şeyh Gâlib`in hatırlanışında, öteden beri, Mevlevîliğe büyük yakınlık duyan Sultan Üçüncü Selim`in Gâlib`e gösterdiği yakınlığın da uyarıcı bir hissesi olması çok mümkin ve muhtemeldir.
Nitekim bu tâyîn Galata Dergâh`ı için hayırlı olmuş; uzun zamandan beri harâb vaziyete duran dergâh, pâdişâhın emrile tâmir edilmiştir.
Reîsü`l-Küttab Reşîd Efendi`nin himmetiyle Mevlevîhâneye tatlı su getirilmiş; şeyhin dergâhda oturabilmesi için, dergâhda bir de harem kısmı inşa edilmiştir.
Bir taraftan, güzel şiirler söyleyen,öte yandan, mûsıkîde üstâdâne besteleriyle tanınan ve sevilen Üçüncü Selim, bir şiir, raks, mûsıkî, cezbe ve îman tarîkatı olan mevlevîliğe derin saygı gösteriyor; Gâlib Dede`nin şeyhliği yıllarında onun dergâhını çok sık ziyâret ediyordu. Bu arada Mevlevîhâneye bir şadırvan yapılmış; hükümdarla genç şeyhin sohbetleri için de bir Hünkâr Mahfili inşa ettirilmişti.
Sultan Selîm, dergâha her gelişinde Gâlib`e zarif hediyeler getiriyordu.Gâlib`I şeyhi biliyor, ondan feyiz ve himmet bekliyordu.Gâlibi seyhi biliyor ondan feyiz ve himmet bekliyordu. Hükümdârın bu ziyâretlerini , Gâlib de Saray`a giderek hürmetle iâde ediyordu. Üçüncü Selîm`in annesi Mihrişâh Sultan; kızkardeşleri Hatice ve Beyhan Sultanlar, Şeyh Gâlib`in hayranları arasında idiler. Hattâ bir rivâyete gore, bu şiir mûsikî ve mânevîyat atmosferi içinde bir gönül mâcerâsı doğmuştu: Mevlevî dergâhının genç şeyhi ile Osmanlı Sarayı`nın genç ve güzel sultan hanımı Beyhan Sultan, birbirilerini sevmişlerdi. Aralarında, açığa vurulmayan, temiz ve samîmî bir Hüsün ve Aşk hayâtı yaşanmıştı. Ancak Şeyh Gâlib`e, onun şahsiyet ve hassâsiyetine çok yakışan bu rivâyet olmaktan ileride değildir. Gâlib Dîvânı`nda Beyhan Sultan için söylenmiş şiirlerdeki harâret, bu rivâyete kuvvet katmış olmalıdır.
Şeyh Gâlib`in Üçüncü Selîm için kasîdeleri; onun icrâatı ve îmâr faaliyetleri hakkında söylenmiş târih manzûmeleri; Beyhan Sultan için yazılmış şiirleri vardır.
Fakat Gâlib Dede`nin genç yaşta ulaştığı bu ikbâl, çok uzun sürmemiştir. Büyük şair, 1799 yılı ocak ayı`nın dördüncü Cumâ günü, henüz 42 yaşında iken, hastalanarak vefât etmiştir.
Hastalığının aşk yüzünden verem olma şeklindeki tefsîri, daha çok, bir yakıştırma gibi görünmektedir.
Şeyh Gâlib`in ölümü, İstanbul`da geniş teessür uyandırmış; kendisine büyük cenâze töreni yapılmış; Nâ`şı Yüksek Kaldırım`ın yukarısında Galata Mevlevîhânesi`nin caddeye bakan kapısı yanındaki kabrine gömülmüştür.
Gâlib dede öldüğü zaman, siyah saçlı ve siyah sakallı idi.Buna mükaabil ak saçlı ve ak sakallı babası henüz hayatta bulunuyordu.Bu baba Gâlib`in tabutu üzerine kapandığı zaman teessürünün şiddetinden, Mevlevî olduğunu ve ölüm zamanlarındaki hikmeti unutarak: “Oğlum! Bu kara sakal bu beyaz kefene yakışmıyor! Ölüm senden çok bana yakışırdı!” demekten kendini alamamıştır.
Aynı vakitsiz ölüm, devrin şâirlerine târihler yazdırmış; hayâtında Gâlib`le iyi geçinemeyen şâir Sürûrî bile onun ölümü için:
Hüzn ile yazdı Sürûrî târih
Geçdi Gâlib Dede candan yâhu.
Meddedüb âhı dedim târihini
Oldı nâ-peydâ meded Gâlib Dede.
-gibi târihler söylemiştir.
Edebî Şahsiyeti
Şeyh Gâlib klâsik şiirin son büyük şâiri olarak kabul edilir. Fuzûlî`nin lirizmi, Bâkî`nin İstanbul Türkçesi, Nedîm`in coşkulu edası ve Nâbî`nin güçlü fikirleri gibi neredeyse kendinden once yetişen bütün büyük şâirlerin özelliklerinden kendinde toplayan Gâlib`in temel kaynağı Mesnevî`dir.”Sebk-i Hindî`nin Türk edebiyatındaki en güçlü temsilcilerinden olan Gâlib`in şiirleri, bu üslûbun kaçınılmaz gereği olarak güçlü semboller ve zaman zaman çözülmesi zor ifadelerle doludur. Klâsik şiirin yerleşik mazmunlarını kullanmakla birlikte, şiirlerinde kendine has yeni mazmunlar geliştirmekten hoşlanan bir şâirdir. Mevlevîlik muhitinde yetişerek şeyhlik makamına kadar yükselen Gâlib`in şiirlerinde tasavvuf düşüncesinin önemli bir yeri vardır. Tasavvuf, Nâilî ve diğer Sebk-i Hindî şairlerinde olduğu gibi derindedir. Şiirlerinde bağlı olduğu Hint Üslûbu`nun tesiriyle ıstırap temasının önemli bir yeri vardır.
Şeyh Gâlib ve Sebk-i Hindî Akımı
"Hint üslubu" anlamındaki bu akım, "hikemî şiir" ile birlikte Divân edebiyatını en çok etkileyen
akımlardandır. Îran, Türk ve Hint şairleri üzerinde etkisini göstermiştir. Hindistan'a giden Îranlı
şairlerce türetildiğinden, "Sebk-i Hindî" adını almıştır. En önemli temsilcisi Urfî-i Şîrâzî’dir. Onun
dışında, Nâ'ilî-i Kâdim ve Neşâtî de bu akımın önemli temsilcileri olarak kabul edilebilir.
Hayallerin öne çıktığı bir akım olan Sebk-i Hindî ile şairler, hayal gücünün sınırlarını zorlamış ve
böylelikle anlaşılması güç şiirler üretmişlerdir. Hayal gücünü birincil amaç olarak belirlemesi sebebiyle bu akım, Divân edebiyatı şairlerince kullanılmayan kalıpların kullanılmasına başlanmasına sebebiyet vermiş ve böylelikle birçok yeni kalıp türetilmişti. Şiirde daha önce ikinci plana itilmiş "derinlik", Sebk-i Hindî ile ön plana çıkmış ve şiirin en önemli unsurlarından biri olmuştur. Hayal gücüne fazlasıyla yer vermesi sebebiyle, edebî sanatlar içerisinde en çok mübalağa ve tezat sanatlarının desteğini almıştır. Konu olarak ise insan ruhunu ve ruhun çektiği ıstırapları kendisine rota seçmiş, tasavvufî konuları da merkezine yerleştirmiştir. Tasavvufî konuların Sebk-i Hindî’de fazlasıyla yer alması, bu akımın tasavvufî konuların ele alınmasını amaç edinen bir tür olduğunu akla getirmemelidir.
Zîra Sebk-i Hindî’de tasavvufî konular amaç değil, araç durumundadır. Yani, ıstırap anlatılıyorsa, tasavvufî konular bu ıstırabı anlatmada yalnızca bir araçtır. Amaç anlatımı güçlendirmek, anlamı derinleştirmektir. Tıpkı hikemî şiirde olduğu gibi bu akımda da “az kelime ile çok şey” anlatılmak istenmiştir. Şeyh Gâlib ve eserleri üzerindeki çalışmalar Şeyh Gâlib’in Dîvân`ı üzerinde Abdülkadir Gürer akademik bir çalışma yapmıştır. Naci Okçu, eserin ilmî; Muhsin Kalkışım ise popüler birer yayımını gerçekleştirmişlerdir. Bir incelemeyle birlikte Sadettin Nüzhet eseri yayınlamış, Abdulbâki Gölpınarlı, Ali Alparslan, Haluk Îpekten ve Îskender Pala tarafından da eser nesredilmiştir.
Sebk-i Hindî denilen bu tarz, Şeyh Gâlib`in elinde Türkçe`nin sırlarıyla birleşerek ve yer yer, şiire hayâl ve mazmun yığma aşırılığından ayrılarak, tamamiyle orijinal, şahsî ve millî bir ifâde güzelliği almıştır.
Diğer tarafdan Şeyh Gâlib, Türk Edebiyâtında Fuzûlî`yi, Nef`î, Nâbî ve Nedîm`i en iyi anlayan şâirlerdendir. Eserlerinde bu büyük Türk şâirlerinden, kuvvetli akisler vardır. Böylelikle gerek millî mazî`den gelen sesler, gerek Hind`den, İsfahan`dan akseden zevkler, Gâlib Dede`nin şâir rûhunda; ince ve sanatkâr benliğinde onun şahsî menşurundan geçerek “bir başka lûgat”la terennüm edilmek sırrına ulaşmıştır. Şeyh Gâlib`in asıl şahsiyeti, işte burdadır.
Şeyh Gâlib, şiirlerindeki dil,şekil ve diğer ortak vasıflar bakımından, klâsik dîvan şiiri geleneğinden ayrılmış bir şair değildir. O da Dîvan nazım şekillerini eskiler gibi kullanmış; şiirlerini müşterek islâm kültürüyle söylemiş; O da kasîdeler, gazeller terennüm edip hâdislere târihler düşürmüştür.
Ancak Gâlib Dede, bir XVIII. asır sonu şâiri ve bir İstanbul çocuğudur. Yaratılıştan, büyük şâir olduğu için milletinin dilindeki güzelliği ve bu dilin sesini duymuştur. Şiirlerinde yer yer kullandığı halk ağzı söyleyişler ve Dîvan şiiri lisânına aksettirilmiş bir İstanbul Türkçesi bulunması da bundandır.
Tıpkı Nedîm gibi, Şeyh Gâlib`in de sâde lisânla şarkısı; hece vezniyle türküsü vardır.Hattâ basit Türkçe ile şiir söylediği de olmuştur.
Şiirleri baştan başa mecazlar, görülmemiş, kapalı ve karanlık hayallerle örülmüştür.Soyutlama zevki, renk ve hayal cümbüşü, geniş, ince, ulu tasarılar hemen hemen bütün şiirlerinde göze çarpar. Hüsn ü Aşk`tai se son yükseltiye ulaşır. Gazel ve musammatlarında bazen yaşanmışı andıran canlı sahneleri de bulunmaktadır.
(1757-1799)
Hayâtı, Edebî kişiliği, Eserleri
XVIII.asrın inanmış sanatkârı Şeyh Gâlib,Türk Dîvan Edebiyâtının son büyük şâiridir. Denilebilir ki Dîvan şiiri, uzun,aralıksız ve rakipsiz hayâtının bu son asrında,son sözünü Şeyh Gâlib`le söylemiş;son sanat hamlesini onun eserile yapmıştır.
Gâlib dede bir mevlevî çocuğudur: Babası Mustafa Reşid Efendi, münevver ve samîmî bir Mevlevî dervişi idi.Onun babası Mehmet Efendi de yine Mevlevî idi. Gâlibi`in annesi Emine Hâtun`dur.
Şeyh Gâlib, 1757 yılında İstanbul`da Yenikapı Mevlevîhânesi civarında bir evde doğmuştur.Eski harflerle ( Eser-i Aşk ) ve ( Cezbetü`llah ) terkipleri,onun doğumuna düşürülen târihlerdir.( H.1171 )
Şâir ilk tahsîlini babasının yanında yapmıştır.Babası ona Türkçe ve Farsça öğretmiş; şiir zevki tattırmış; mensup olduğu tarîkatın âdabını, fikir, felsefe ve heyecanını tanıtmaya çalışmıştır.Babasına bir mürşid gözüyle bakan ve onun üstâd-ı kül olduğunu söyleyen Gâlib, bu inanmış babadan çok fazîletler öğrenmiştir.
Şeyh Gâlib, babasından başka, Galata Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Dede`den ve bir dil ve edebiyat mullimi olduğu bilinen Hoca Neş`at Efendi`den ders görmüştür. Daha çocuk denecek yaşta, gerek babasından gerek hocalarından Mesnevî okuyan Şeyh Gâlib`in şahsiyetinin teşekkülünde Mevlânâ Celâleddîn Rûmî`nin ve çevresinde Mevlânâ`ya gösterilen derin ve muazzam saygının büyük tesiri vardır.
Şeyh Gâlib`in asıl adı Mehmed`dir. Şiirlerinde kullandığı Esad mahlâsını ona hocası Neş`et Efendi vermiştir.Gâlib mahlâsını ise ne zaman ve niçin aldığı iyi bilinmiyor.
Gâlib`in bilinen ilk vazîfesi, 24 yaşında iken devâm ettiği Dîvân-ı Hümâyun Beylikci Odası memurluğu`dur.Aynı yıllarda, şiirde hayli ilerlemiş bulunan Gâlib`in kendi şiirine güvenen ve söyleyişe yeni bir hamle getirdiğine inanan bir sanat anlayişi ve o ölçüde de bir nefsine îtimâd duygusu vardır.Büyük şâirin 23-24 yaşlarında iken Dîvan tertîp ettiği bilinmektedir.
Şeyh Gâlib, babasından, çevresinden ve hocalarından aldığı terbiye ile bir Mevlevîlik atmosferi içinde,ciddî,samîmî ve heyecanlı bir Mevlevî olarak yetişmiştir. 30 yaşlarında iken de Konya`ya giderek Mevlânâ Dergâh`ını ve Türbe`sini ziyâret etmiş; Konya`da çile`ye girmiş fakat âilesinin ısrârı üzerine İstanbul`a dönerek çilesini Yenikapı Mevlevîhânesi`nde tamamlamıştır.Böylelikle tarîkatın bütün merhalelerinden geçerek,her sâhadaki istîdâd ve kaabiliyeti ile Çelebi`ler sevgi ve îtimâd uyandırmıştır.
Şeyh Gâlib, şiiri,sanatı ve mevlevîliği dolayısıyle, devrin büyük hükümdârı Sultan Üçüncü Selim`le de tanışmış ve pâdişahdan samîmî bir sevgi ve iltifat görmüştür.
Bu sırada Galata Mevlevî Hânesi şeyhliyinde bir değişme olmuştur: Mevlevîhâne`nin 104 yaşındaki şeyhi Numân Dede, Konya`daki merkezden izinsiz, Üsküdar`da bir hânkaah yaptırdığı için vazîfesinden alınmış ve yerine Şems Türbesi`nin türbedârı Abdullah Dede gönderilmiştir.Ancak Abdullah Dede, İstanbul`a vâsıl olamadan, Kütahya`da vefât edince. Galata Mevlevîhânesî yine Şeyhsiz kalmıştır.
Bu vefât hâdisesi Çelebi`lik makamını uyandırmış; Galata mevlevîhânesi için bu makama çok lâyık bir insan bulunduğu akla gelmiştir.Netîcede henüz 34 yaşında genç bir mevlevî olan Gâlib Dede Galata Mevlevîhânesi şeyhliğine tâyin edilmiştir.Konya merkezi tarafından bu makam için Şeyh Gâlib`in hatırlanışında, öteden beri, Mevlevîliğe büyük yakınlık duyan Sultan Üçüncü Selim`in Gâlib`e gösterdiği yakınlığın da uyarıcı bir hissesi olması çok mümkin ve muhtemeldir.
Nitekim bu tâyîn Galata Dergâh`ı için hayırlı olmuş; uzun zamandan beri harâb vaziyete duran dergâh, pâdişâhın emrile tâmir edilmiştir.
Reîsü`l-Küttab Reşîd Efendi`nin himmetiyle Mevlevîhâneye tatlı su getirilmiş; şeyhin dergâhda oturabilmesi için, dergâhda bir de harem kısmı inşa edilmiştir.
Bir taraftan, güzel şiirler söyleyen,öte yandan, mûsıkîde üstâdâne besteleriyle tanınan ve sevilen Üçüncü Selim, bir şiir, raks, mûsıkî, cezbe ve îman tarîkatı olan mevlevîliğe derin saygı gösteriyor; Gâlib Dede`nin şeyhliği yıllarında onun dergâhını çok sık ziyâret ediyordu. Bu arada Mevlevîhâneye bir şadırvan yapılmış; hükümdarla genç şeyhin sohbetleri için de bir Hünkâr Mahfili inşa ettirilmişti.
Sultan Selîm, dergâha her gelişinde Gâlib`e zarif hediyeler getiriyordu.Gâlib`I şeyhi biliyor, ondan feyiz ve himmet bekliyordu.Gâlibi seyhi biliyor ondan feyiz ve himmet bekliyordu. Hükümdârın bu ziyâretlerini , Gâlib de Saray`a giderek hürmetle iâde ediyordu. Üçüncü Selîm`in annesi Mihrişâh Sultan; kızkardeşleri Hatice ve Beyhan Sultanlar, Şeyh Gâlib`in hayranları arasında idiler. Hattâ bir rivâyete gore, bu şiir mûsikî ve mânevîyat atmosferi içinde bir gönül mâcerâsı doğmuştu: Mevlevî dergâhının genç şeyhi ile Osmanlı Sarayı`nın genç ve güzel sultan hanımı Beyhan Sultan, birbirilerini sevmişlerdi. Aralarında, açığa vurulmayan, temiz ve samîmî bir Hüsün ve Aşk hayâtı yaşanmıştı. Ancak Şeyh Gâlib`e, onun şahsiyet ve hassâsiyetine çok yakışan bu rivâyet olmaktan ileride değildir. Gâlib Dîvânı`nda Beyhan Sultan için söylenmiş şiirlerdeki harâret, bu rivâyete kuvvet katmış olmalıdır.
Şeyh Gâlib`in Üçüncü Selîm için kasîdeleri; onun icrâatı ve îmâr faaliyetleri hakkında söylenmiş târih manzûmeleri; Beyhan Sultan için yazılmış şiirleri vardır.
Fakat Gâlib Dede`nin genç yaşta ulaştığı bu ikbâl, çok uzun sürmemiştir. Büyük şair, 1799 yılı ocak ayı`nın dördüncü Cumâ günü, henüz 42 yaşında iken, hastalanarak vefât etmiştir.
Hastalığının aşk yüzünden verem olma şeklindeki tefsîri, daha çok, bir yakıştırma gibi görünmektedir.
Şeyh Gâlib`in ölümü, İstanbul`da geniş teessür uyandırmış; kendisine büyük cenâze töreni yapılmış; Nâ`şı Yüksek Kaldırım`ın yukarısında Galata Mevlevîhânesi`nin caddeye bakan kapısı yanındaki kabrine gömülmüştür.
Gâlib dede öldüğü zaman, siyah saçlı ve siyah sakallı idi.Buna mükaabil ak saçlı ve ak sakallı babası henüz hayatta bulunuyordu.Bu baba Gâlib`in tabutu üzerine kapandığı zaman teessürünün şiddetinden, Mevlevî olduğunu ve ölüm zamanlarındaki hikmeti unutarak: “Oğlum! Bu kara sakal bu beyaz kefene yakışmıyor! Ölüm senden çok bana yakışırdı!” demekten kendini alamamıştır.
Aynı vakitsiz ölüm, devrin şâirlerine târihler yazdırmış; hayâtında Gâlib`le iyi geçinemeyen şâir Sürûrî bile onun ölümü için:
Hüzn ile yazdı Sürûrî târih
Geçdi Gâlib Dede candan yâhu.
Meddedüb âhı dedim târihini
Oldı nâ-peydâ meded Gâlib Dede.
-gibi târihler söylemiştir.
Edebî Şahsiyeti
Şeyh Gâlib klâsik şiirin son büyük şâiri olarak kabul edilir. Fuzûlî`nin lirizmi, Bâkî`nin İstanbul Türkçesi, Nedîm`in coşkulu edası ve Nâbî`nin güçlü fikirleri gibi neredeyse kendinden once yetişen bütün büyük şâirlerin özelliklerinden kendinde toplayan Gâlib`in temel kaynağı Mesnevî`dir.”Sebk-i Hindî`nin Türk edebiyatındaki en güçlü temsilcilerinden olan Gâlib`in şiirleri, bu üslûbun kaçınılmaz gereği olarak güçlü semboller ve zaman zaman çözülmesi zor ifadelerle doludur. Klâsik şiirin yerleşik mazmunlarını kullanmakla birlikte, şiirlerinde kendine has yeni mazmunlar geliştirmekten hoşlanan bir şâirdir. Mevlevîlik muhitinde yetişerek şeyhlik makamına kadar yükselen Gâlib`in şiirlerinde tasavvuf düşüncesinin önemli bir yeri vardır. Tasavvuf, Nâilî ve diğer Sebk-i Hindî şairlerinde olduğu gibi derindedir. Şiirlerinde bağlı olduğu Hint Üslûbu`nun tesiriyle ıstırap temasının önemli bir yeri vardır.
Şeyh Gâlib ve Sebk-i Hindî Akımı
"Hint üslubu" anlamındaki bu akım, "hikemî şiir" ile birlikte Divân edebiyatını en çok etkileyen
akımlardandır. Îran, Türk ve Hint şairleri üzerinde etkisini göstermiştir. Hindistan'a giden Îranlı
şairlerce türetildiğinden, "Sebk-i Hindî" adını almıştır. En önemli temsilcisi Urfî-i Şîrâzî’dir. Onun
dışında, Nâ'ilî-i Kâdim ve Neşâtî de bu akımın önemli temsilcileri olarak kabul edilebilir.
Hayallerin öne çıktığı bir akım olan Sebk-i Hindî ile şairler, hayal gücünün sınırlarını zorlamış ve
böylelikle anlaşılması güç şiirler üretmişlerdir. Hayal gücünü birincil amaç olarak belirlemesi sebebiyle bu akım, Divân edebiyatı şairlerince kullanılmayan kalıpların kullanılmasına başlanmasına sebebiyet vermiş ve böylelikle birçok yeni kalıp türetilmişti. Şiirde daha önce ikinci plana itilmiş "derinlik", Sebk-i Hindî ile ön plana çıkmış ve şiirin en önemli unsurlarından biri olmuştur. Hayal gücüne fazlasıyla yer vermesi sebebiyle, edebî sanatlar içerisinde en çok mübalağa ve tezat sanatlarının desteğini almıştır. Konu olarak ise insan ruhunu ve ruhun çektiği ıstırapları kendisine rota seçmiş, tasavvufî konuları da merkezine yerleştirmiştir. Tasavvufî konuların Sebk-i Hindî’de fazlasıyla yer alması, bu akımın tasavvufî konuların ele alınmasını amaç edinen bir tür olduğunu akla getirmemelidir.
Zîra Sebk-i Hindî’de tasavvufî konular amaç değil, araç durumundadır. Yani, ıstırap anlatılıyorsa, tasavvufî konular bu ıstırabı anlatmada yalnızca bir araçtır. Amaç anlatımı güçlendirmek, anlamı derinleştirmektir. Tıpkı hikemî şiirde olduğu gibi bu akımda da “az kelime ile çok şey” anlatılmak istenmiştir. Şeyh Gâlib ve eserleri üzerindeki çalışmalar Şeyh Gâlib’in Dîvân`ı üzerinde Abdülkadir Gürer akademik bir çalışma yapmıştır. Naci Okçu, eserin ilmî; Muhsin Kalkışım ise popüler birer yayımını gerçekleştirmişlerdir. Bir incelemeyle birlikte Sadettin Nüzhet eseri yayınlamış, Abdulbâki Gölpınarlı, Ali Alparslan, Haluk Îpekten ve Îskender Pala tarafından da eser nesredilmiştir.
Sebk-i Hindî denilen bu tarz, Şeyh Gâlib`in elinde Türkçe`nin sırlarıyla birleşerek ve yer yer, şiire hayâl ve mazmun yığma aşırılığından ayrılarak, tamamiyle orijinal, şahsî ve millî bir ifâde güzelliği almıştır.
Diğer tarafdan Şeyh Gâlib, Türk Edebiyâtında Fuzûlî`yi, Nef`î, Nâbî ve Nedîm`i en iyi anlayan şâirlerdendir. Eserlerinde bu büyük Türk şâirlerinden, kuvvetli akisler vardır. Böylelikle gerek millî mazî`den gelen sesler, gerek Hind`den, İsfahan`dan akseden zevkler, Gâlib Dede`nin şâir rûhunda; ince ve sanatkâr benliğinde onun şahsî menşurundan geçerek “bir başka lûgat”la terennüm edilmek sırrına ulaşmıştır. Şeyh Gâlib`in asıl şahsiyeti, işte burdadır.
Şeyh Gâlib, şiirlerindeki dil,şekil ve diğer ortak vasıflar bakımından, klâsik dîvan şiiri geleneğinden ayrılmış bir şair değildir. O da Dîvan nazım şekillerini eskiler gibi kullanmış; şiirlerini müşterek islâm kültürüyle söylemiş; O da kasîdeler, gazeller terennüm edip hâdislere târihler düşürmüştür.
Ancak Gâlib Dede, bir XVIII. asır sonu şâiri ve bir İstanbul çocuğudur. Yaratılıştan, büyük şâir olduğu için milletinin dilindeki güzelliği ve bu dilin sesini duymuştur. Şiirlerinde yer yer kullandığı halk ağzı söyleyişler ve Dîvan şiiri lisânına aksettirilmiş bir İstanbul Türkçesi bulunması da bundandır.
Tıpkı Nedîm gibi, Şeyh Gâlib`in de sâde lisânla şarkısı; hece vezniyle türküsü vardır.Hattâ basit Türkçe ile şiir söylediği de olmuştur.
Şiirleri baştan başa mecazlar, görülmemiş, kapalı ve karanlık hayallerle örülmüştür.Soyutlama zevki, renk ve hayal cümbüşü, geniş, ince, ulu tasarılar hemen hemen bütün şiirlerinde göze çarpar. Hüsn ü Aşk`tai se son yükseltiye ulaşır. Gazel ve musammatlarında bazen yaşanmışı andıran canlı sahneleri de bulunmaktadır.
