Bu Forum sizin Forumunuz...


    Şeyh Galib

    Paylaş

    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı: 21
    Yaş: 23
    Nerden: Bakü
    Lakap: azeriguzel
    Kayıt tarihi: 14/03/09

    Şeyh Galib

    Mesaj  Admin Bir Salı Mart 17, 2009 8:02 pm

    Şeyh Gâlib
    (1757-1799)
    Hayâtı, Edebî kişiliği, Eserleri

    XVIII.asrın inanmış sanatkârı Şeyh Gâlib,Türk Dîvan Edebiyâtının son büyük şâiridir. Denilebilir ki Dîvan şiiri, uzun,aralıksız ve rakipsiz hayâtının bu son asrında,son sözünü Şeyh Gâlib`le söylemiş;son sanat hamlesini onun eserile yapmıştır.
    Gâlib dede bir mevlevî çocuğudur: Babası Mustafa Reşid Efendi, münevver ve samîmî bir Mevlevî dervişi idi.Onun babası Mehmet Efendi de yine Mevlevî idi. Gâlibi`in annesi Emine Hâtun`dur.
    Şeyh Gâlib, 1757 yılında İstanbul`da Yenikapı Mevlevîhânesi civarında bir evde doğmuştur.Eski harflerle ( Eser-i Aşk ) ve ( Cezbetü`llah ) terkipleri,onun doğumuna düşürülen târihlerdir.( H.1171 )
    Şâir ilk tahsîlini babasının yanında yapmıştır.Babası ona Türkçe ve Farsça öğretmiş; şiir zevki tattırmış; mensup olduğu tarîkatın âdabını, fikir, felsefe ve heyecanını tanıtmaya çalışmıştır.Babasına bir mürşid gözüyle bakan ve onun üstâd-ı kül olduğunu söyleyen Gâlib, bu inanmış babadan çok fazîletler öğrenmiştir.
    Şeyh Gâlib, babasından başka, Galata Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Dede`den ve bir dil ve edebiyat mullimi olduğu bilinen Hoca Neş`at Efendi`den ders görmüştür. Daha çocuk denecek yaşta, gerek babasından gerek hocalarından Mesnevî okuyan Şeyh Gâlib`in şahsiyetinin teşekkülünde Mevlânâ Celâleddîn Rûmî`nin ve çevresinde Mevlânâ`ya gösterilen derin ve muazzam saygının büyük tesiri vardır.
    Şeyh Gâlib`in asıl adı Mehmed`dir. Şiirlerinde kullandığı Esad mahlâsını ona hocası Neş`et Efendi vermiştir.Gâlib mahlâsını ise ne zaman ve niçin aldığı iyi bilinmiyor.
    Gâlib`in bilinen ilk vazîfesi, 24 yaşında iken devâm ettiği Dîvân-ı Hümâyun Beylikci Odası memurluğu`dur.Aynı yıllarda, şiirde hayli ilerlemiş bulunan Gâlib`in kendi şiirine güvenen ve söyleyişe yeni bir hamle getirdiğine inanan bir sanat anlayişi ve o ölçüde de bir nefsine îtimâd duygusu vardır.Büyük şâirin 23-24 yaşlarında iken Dîvan tertîp ettiği bilinmektedir.
    Şeyh Gâlib, babasından, çevresinden ve hocalarından aldığı terbiye ile bir Mevlevîlik atmosferi içinde,ciddî,samîmî ve heyecanlı bir Mevlevî olarak yetişmiştir. 30 yaşlarında iken de Konya`ya giderek Mevlânâ Dergâh`ını ve Türbe`sini ziyâret etmiş; Konya`da çile`ye girmiş fakat âilesinin ısrârı üzerine İstanbul`a dönerek çilesini Yenikapı Mevlevîhânesi`nde tamamlamıştır.Böylelikle tarîkatın bütün merhalelerinden geçerek,her sâhadaki istîdâd ve kaabiliyeti ile Çelebi`ler sevgi ve îtimâd uyandırmıştır.
    Şeyh Gâlib, şiiri,sanatı ve mevlevîliği dolayısıyle, devrin büyük hükümdârı Sultan Üçüncü Selim`le de tanışmış ve pâdişahdan samîmî bir sevgi ve iltifat görmüştür.
    Bu sırada Galata Mevlevî Hânesi şeyhliyinde bir değişme olmuştur: Mevlevîhâne`nin 104 yaşındaki şeyhi Numân Dede, Konya`daki merkezden izinsiz, Üsküdar`da bir hânkaah yaptırdığı için vazîfesinden alınmış ve yerine Şems Türbesi`nin türbedârı Abdullah Dede gönderilmiştir.Ancak Abdullah Dede, İstanbul`a vâsıl olamadan, Kütahya`da vefât edince. Galata Mevlevîhânesî yine Şeyhsiz kalmıştır.
    Bu vefât hâdisesi Çelebi`lik makamını uyandırmış; Galata mevlevîhânesi için bu makama çok lâyık bir insan bulunduğu akla gelmiştir.Netîcede henüz 34 yaşında genç bir mevlevî olan Gâlib Dede Galata Mevlevîhânesi şeyhliğine tâyin edilmiştir.Konya merkezi tarafından bu makam için Şeyh Gâlib`in hatırlanışında, öteden beri, Mevlevîliğe büyük yakınlık duyan Sultan Üçüncü Selim`in Gâlib`e gösterdiği yakınlığın da uyarıcı bir hissesi olması çok mümkin ve muhtemeldir.
    Nitekim bu tâyîn Galata Dergâh`ı için hayırlı olmuş; uzun zamandan beri harâb vaziyete duran dergâh, pâdişâhın emrile tâmir edilmiştir.
    Reîsü`l-Küttab Reşîd Efendi`nin himmetiyle Mevlevîhâneye tatlı su getirilmiş; şeyhin dergâhda oturabilmesi için, dergâhda bir de harem kısmı inşa edilmiştir.
    Bir taraftan, güzel şiirler söyleyen,öte yandan, mûsıkîde üstâdâne besteleriyle tanınan ve sevilen Üçüncü Selim, bir şiir, raks, mûsıkî, cezbe ve îman tarîkatı olan mevlevîliğe derin saygı gösteriyor; Gâlib Dede`nin şeyhliği yıllarında onun dergâhını çok sık ziyâret ediyordu. Bu arada Mevlevîhâneye bir şadırvan yapılmış; hükümdarla genç şeyhin sohbetleri için de bir Hünkâr Mahfili inşa ettirilmişti.
    Sultan Selîm, dergâha her gelişinde Gâlib`e zarif hediyeler getiriyordu.Gâlib`I şeyhi biliyor, ondan feyiz ve himmet bekliyordu.Gâlibi seyhi biliyor ondan feyiz ve himmet bekliyordu. Hükümdârın bu ziyâretlerini , Gâlib de Saray`a giderek hürmetle iâde ediyordu. Üçüncü Selîm`in annesi Mihrişâh Sultan; kızkardeşleri Hatice ve Beyhan Sultanlar, Şeyh Gâlib`in hayranları arasında idiler. Hattâ bir rivâyete gore, bu şiir mûsikî ve mânevîyat atmosferi içinde bir gönül mâcerâsı doğmuştu: Mevlevî dergâhının genç şeyhi ile Osmanlı Sarayı`nın genç ve güzel sultan hanımı Beyhan Sultan, birbirilerini sevmişlerdi. Aralarında, açığa vurulmayan, temiz ve samîmî bir Hüsün ve Aşk hayâtı yaşanmıştı. Ancak Şeyh Gâlib`e, onun şahsiyet ve hassâsiyetine çok yakışan bu rivâyet olmaktan ileride değildir. Gâlib Dîvânı`nda Beyhan Sultan için söylenmiş şiirlerdeki harâret, bu rivâyete kuvvet katmış olmalıdır.
    Şeyh Gâlib`in Üçüncü Selîm için kasîdeleri; onun icrâatı ve îmâr faaliyetleri hakkında söylenmiş târih manzûmeleri; Beyhan Sultan için yazılmış şiirleri vardır.
    Fakat Gâlib Dede`nin genç yaşta ulaştığı bu ikbâl, çok uzun sürmemiştir. Büyük şair, 1799 yılı ocak ayı`nın dördüncü Cumâ günü, henüz 42 yaşında iken, hastalanarak vefât etmiştir.
    Hastalığının aşk yüzünden verem olma şeklindeki tefsîri, daha çok, bir yakıştırma gibi görünmektedir.
    Şeyh Gâlib`in ölümü, İstanbul`da geniş teessür uyandırmış; kendisine büyük cenâze töreni yapılmış; Nâ`şı Yüksek Kaldırım`ın yukarısında Galata Mevlevîhânesi`nin caddeye bakan kapısı yanındaki kabrine gömülmüştür.
    Gâlib dede öldüğü zaman, siyah saçlı ve siyah sakallı idi.Buna mükaabil ak saçlı ve ak sakallı babası henüz hayatta bulunuyordu.Bu baba Gâlib`in tabutu üzerine kapandığı zaman teessürünün şiddetinden, Mevlevî olduğunu ve ölüm zamanlarındaki hikmeti unutarak: “Oğlum! Bu kara sakal bu beyaz kefene yakışmıyor! Ölüm senden çok bana yakışırdı!” demekten kendini alamamıştır.
    Aynı vakitsiz ölüm, devrin şâirlerine târihler yazdırmış; hayâtında Gâlib`le iyi geçinemeyen şâir Sürûrî bile onun ölümü için:
    Hüzn ile yazdı Sürûrî târih
    Geçdi Gâlib Dede candan yâhu.

    Meddedüb âhı dedim târihini
    Oldı nâ-peydâ meded Gâlib Dede.
    -gibi târihler söylemiştir.



    Edebî Şahsiyeti
    Şeyh Gâlib klâsik şiirin son büyük şâiri olarak kabul edilir. Fuzûlî`nin lirizmi, Bâkî`nin İstanbul Türkçesi, Nedîm`in coşkulu edası ve Nâbî`nin güçlü fikirleri gibi neredeyse kendinden once yetişen bütün büyük şâirlerin özelliklerinden kendinde toplayan Gâlib`in temel kaynağı Mesnevî`dir.”Sebk-i Hindî`nin Türk edebiyatındaki en güçlü temsilcilerinden olan Gâlib`in şiirleri, bu üslûbun kaçınılmaz gereği olarak güçlü semboller ve zaman zaman çözülmesi zor ifadelerle doludur. Klâsik şiirin yerleşik mazmunlarını kullanmakla birlikte, şiirlerinde kendine has yeni mazmunlar geliştirmekten hoşlanan bir şâirdir. Mevlevîlik muhitinde yetişerek şeyhlik makamına kadar yükselen Gâlib`in şiirlerinde tasavvuf düşüncesinin önemli bir yeri vardır. Tasavvuf, Nâilî ve diğer Sebk-i Hindî şairlerinde olduğu gibi derindedir. Şiirlerinde bağlı olduğu Hint Üslûbu`nun tesiriyle ıstırap temasının önemli bir yeri vardır.

    Şeyh Gâlib ve Sebk-i Hindî Akımı
    "Hint üslubu" anlamındaki bu akım, "hikemî şiir" ile birlikte Divân edebiyatını en çok etkileyen
    akımlardandır. Îran, Türk ve Hint şairleri üzerinde etkisini göstermiştir. Hindistan'a giden Îranlı
    şairlerce türetildiğinden, "Sebk-i Hindî" adını almıştır. En önemli temsilcisi Urfî-i Şîrâzî’dir. Onun
    dışında, Nâ'ilî-i Kâdim ve Neşâtî de bu akımın önemli temsilcileri olarak kabul edilebilir.
    Hayallerin öne çıktığı bir akım olan Sebk-i Hindî ile şairler, hayal gücünün sınırlarını zorlamış ve
    böylelikle anlaşılması güç şiirler üretmişlerdir. Hayal gücünü birincil amaç olarak belirlemesi sebebiyle bu akım, Divân edebiyatı şairlerince kullanılmayan kalıpların kullanılmasına başlanmasına sebebiyet vermiş ve böylelikle birçok yeni kalıp türetilmişti. Şiirde daha önce ikinci plana itilmiş "derinlik", Sebk-i Hindî ile ön plana çıkmış ve şiirin en önemli unsurlarından biri olmuştur. Hayal gücüne fazlasıyla yer vermesi sebebiyle, edebî sanatlar içerisinde en çok mübalağa ve tezat sanatlarının desteğini almıştır. Konu olarak ise insan ruhunu ve ruhun çektiği ıstırapları kendisine rota seçmiş, tasavvufî konuları da merkezine yerleştirmiştir. Tasavvufî konuların Sebk-i Hindî’de fazlasıyla yer alması, bu akımın tasavvufî konuların ele alınmasını amaç edinen bir tür olduğunu akla getirmemelidir.
    Zîra Sebk-i Hindî’de tasavvufî konular amaç değil, araç durumundadır. Yani, ıstırap anlatılıyorsa, tasavvufî konular bu ıstırabı anlatmada yalnızca bir araçtır. Amaç anlatımı güçlendirmek, anlamı derinleştirmektir. Tıpkı hikemî şiirde olduğu gibi bu akımda da “az kelime ile çok şey” anlatılmak istenmiştir. Şeyh Gâlib ve eserleri üzerindeki çalışmalar Şeyh Gâlib’in Dîvân`ı üzerinde Abdülkadir Gürer akademik bir çalışma yapmıştır. Naci Okçu, eserin ilmî; Muhsin Kalkışım ise popüler birer yayımını gerçekleştirmişlerdir. Bir incelemeyle birlikte Sadettin Nüzhet eseri yayınlamış, Abdulbâki Gölpınarlı, Ali Alparslan, Haluk Îpekten ve Îskender Pala tarafından da eser nesredilmiştir.

    Sebk-i Hindî denilen bu tarz, Şeyh Gâlib`in elinde Türkçe`nin sırlarıyla birleşerek ve yer yer, şiire hayâl ve mazmun yığma aşırılığından ayrılarak, tamamiyle orijinal, şahsî ve millî bir ifâde güzelliği almıştır.

    Diğer tarafdan Şeyh Gâlib, Türk Edebiyâtında Fuzûlî`yi, Nef`î, Nâbî ve Nedîm`i en iyi anlayan şâirlerdendir. Eserlerinde bu büyük Türk şâirlerinden, kuvvetli akisler vardır. Böylelikle gerek millî mazî`den gelen sesler, gerek Hind`den, İsfahan`dan akseden zevkler, Gâlib Dede`nin şâir rûhunda; ince ve sanatkâr benliğinde onun şahsî menşurundan geçerek “bir başka lûgat”la terennüm edilmek sırrına ulaşmıştır. Şeyh Gâlib`in asıl şahsiyeti, işte burdadır.

    Şeyh Gâlib, şiirlerindeki dil,şekil ve diğer ortak vasıflar bakımından, klâsik dîvan şiiri geleneğinden ayrılmış bir şair değildir. O da Dîvan nazım şekillerini eskiler gibi kullanmış; şiirlerini müşterek islâm kültürüyle söylemiş; O da kasîdeler, gazeller terennüm edip hâdislere târihler düşürmüştür.

    Ancak Gâlib Dede, bir XVIII. asır sonu şâiri ve bir İstanbul çocuğudur. Yaratılıştan, büyük şâir olduğu için milletinin dilindeki güzelliği ve bu dilin sesini duymuştur. Şiirlerinde yer yer kullandığı halk ağzı söyleyişler ve Dîvan şiiri lisânına aksettirilmiş bir İstanbul Türkçesi bulunması da bundandır.

    Tıpkı Nedîm gibi, Şeyh Gâlib`in de sâde lisânla şarkısı; hece vezniyle türküsü vardır.Hattâ basit Türkçe ile şiir söylediği de olmuştur.

    Şiirleri baştan başa mecazlar, görülmemiş, kapalı ve karanlık hayallerle örülmüştür.Soyutlama zevki, renk ve hayal cümbüşü, geniş, ince, ulu tasarılar hemen hemen bütün şiirlerinde göze çarpar. Hüsn ü Aşk`tai se son yükseltiye ulaşır. Gazel ve musammatlarında bazen yaşanmışı andıran canlı sahneleri de bulunmaktadır.



    _________________
    İmzaya gerek yok kendim yeterim Smile

    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı: 21
    Yaş: 23
    Nerden: Bakü
    Lakap: azeriguzel
    Kayıt tarihi: 14/03/09

    devamı....

    Mesaj  Admin Bir Salı Mart 17, 2009 8:03 pm

    Gâlib, asıl ilhamını Mevlâna`dan ve bilhassa Mesnevî`den almıştır. Mevlânâ’ya ve Mevlevîliğe olan ilgisi nedeniyle kendisinden önce Abdülmecîd Sivasî, Cevrî ve İlmî Dede’nin şerh ettiği Yûsuf Sîneçâk’in Mesnevî’den bir anlam bütünlüğü içinde seçilen 366 beyitlik “Cezîre-i Mesnevî”sini şerh etmiştir. Arapça bir eser olan Köseç Ahmed Dede’nin Es-sohbetü’s-Sâfiyye’sine aynı dilde “Er-Risâletü’l- Behiyye fi Tarîkati’l-Mevleviyye” adıyla “tâlîkât” yazmıştır. Gâlib bu Arapça şerhinde Mevlevîlik hakkında değerli bilgiler vermiştir. Mevlevî şairler tezkiresi hazırlığı yapıp bazı şairlerin hal tercümesini de kısaca yazan şair, şiir örnekleri de seçmiş fakat bu müsveddeyi, tamamlamak üzere Esrâr Dede’ye vermiştir. Esrâr Dede Tezkîresi olarak bilinen bu eserde Gâlib’in payı büyüktür.

    Mevlânâ’ya, Mevlevî şair ve âlimlere son derece bağlı olan Şeyh Gâlib eserlerinde özellikle de Dîvân’ı ile Hüsn ü Aşk’ında yeri geldikçe bunları anmış, övgülerini yapmıştır. Hüsn ü Aşk’ta ve Divânı’nda Şeyh Gâlib tasavvufa ve özellikle de Mevlânâ ve Mevlevîlikle igili unsurlara sıklıkla yer vermiştir. Şair, Divanı’nda başta Mevlânâ olmak üzere diğer Mevlevî büyüklerini anmış Mevlevîliğe özgü terimleri de kullanmıştır. Hüsn ü Aşk’ta “Mi‘râciyye” den sonra Mevlânâ’ya yazdığı medhiyye gelir. Şeyh Gâlîb Divanı’nda yer alan şiirlerden 3 kasîde, 1 terci‘ bend, 1 tahmis, 2 mesnevî ve 3 rubâî Mevlânâ için yazılmıştır. Diğer Mevlevî Divan şairleri gibi şiirlerinde Mevlânâ ve Mesnevî’nin övgüsünü yapan Şeyh Gâlib’in Divanı’nda bulunan Mevlânâ’ya yazılmış dört medhiyesi vardır:

    I. Medhiye: “ Der Vasf-ı Şerîf-i Cenâb-ı Hazret-i Mevlânâ Kuddise Sırruhu’l-Alî” başlıklı olup “Hazret-i Mevlânâdır” rediflidir. 18 beyittir. Feilâtün/ Feilâtün/ Feilâtün/ Feilün vezniyle yazılmıştır. Şiirin ilk 12 beytinde şair, Mevlânâ’yı 13. ve 14. beyitlerde ise Mesnevî’yi över. Son dört beytin üçünde de Mevlânâ’nın özelliklerinden söz eden Gâlib, Mevlânâ’dan yardım alma umudunu dile
    getirerek şiiri bitirir.

    Mazhar-ı ‘aşk-ı Hudâ Hazret-i Mevlânâdır
    Menba‘-ı sıdk u safâ Hazret-i Mevlânâdır

    Vâris-i ekmel-i Sultân-ı Rusül şâh-ı kerem
    Hâtem-i tavr-ı sehâ Hazret-i Mevlânâdır

    Agniyâ vü fukarâ bende-i dergâhıdır
    Şâh-ı dervîş-edâ Hazret-i Mevlânâdır

    Hâk-i pâyından alır kuhl u cilâ ehl-i nazar
    Âleme nûr u ziyâ Hazret-i Mevlânâdır


    Âsitânından erer cânlara te’sîr-i hayât
    Haste-i aşka şifâ Hazret-i Mevlânâdır beyitlerinde Gâlib Mevlânâ’yı, İlâhî aşkın ortaya çıkma nedeni; saflık, mutluluk ve doğruluk kaynağı;cömertlik padişahı; cömertliğin simgesi Hâtem kadar cömert; peygamberler sultanının olgun varisi; zengin ve yoksulun dergâhının kölesi olduğu; derviş edalı padişah; bakış ehlinin ayağının tozunu sürme yaptığı; dünyayı aydınlatan, nurlandıran, dergâhında canların hayat bulduğu; aşk hastalarına şifâ veren yüce bir ermiş kabul ederek över.
    Onun pek çok üstün niteliğe sahip olduğunu vurgular.

    Mesnevîdir nefes-i pür-meded-i Rûhu’llah
    Dil-i bîmâra devâ Hazret-i Mevlânâdır

    Her iki mısra‘ının mâ-hasalıdır dü cihân
    Kâm-bahş-ı dü serâ Hazret-i Mevlânâdır beyitlerinde de Mesnevî’nin Allah’ın ruhunun yardım dolu nefesi, hasta gönüllerin şifası, her iki mısrasının iki dünyanın sonucu, iki dünyada mutluluk bağışlayıcı olduğunu söyler. Mesnevî’yi insanlara İlâhî hakikatleri açıklayan, ebedî hayatın kapısını açan önemli bir eser olarak tasvir eder. Kıbrıslı Mevlevî şair Kaytaz-zâde Mehmet Nâzım Efendi’nin de Şeyh Gâlib’in bu şiirine biçim ve içerik açısından çok benzeyen aynı redifle yazılmış yine Mevlânâ’nın övgüsünün yapıldığı “Der-Vasf-ı Cenâb-ı Mevlânâ” başlıklı bir şiiri vardır.

    Nâyına şu‘le-i enfâsına tut gûş-ı kabûl
    Tûr u Mûsâ vü asâ Hazret-i Mevlânâdır beytinde de şair, neye, Mevlânâ’nın nefesinin alevine, yakıcılığına dikkat çeker. Mevlânâ’nın ve neyin Musâ, Tûr ve asâ gibi mucizevî özelliklere sahip olduklarını telmih aracılığıyla anlatır.


    II. Medhiye: “Der-vasf-ı Cenâb-ı Şerîf-i Hazret-i Pîr-i Dest-gîr Kaddese’llâhu Sırrahu’l-Azîz”, başlıklı olup 9 beyittir. Redif kelimesi “Mevlânâ” dır. Mefâilün/ Feilâtün/ Mefâilün/ Feilün vezniyle yazılmıştır. Bu şiirinin:

    Görünse her ne tarafdan cemâl-i Mevlânâ
    Gelür zebânlara ism-i celâl-i Mevlânâ

    Celâl-i dîn olur Allâh hakkı celle celâl
    Göründi kudret-i Mevlâ misâl-i Mevlânâ beyitlerinde Gâlib, Mevlânâ’nın özelliklerini Allah’ın Cemâl ve Celâl sıfatları ile çeşitli çağrışımlar yaptırarak dile getirir.

    Hulûl ü vahdet ü mahv u fenâ bekâ sanma
    Visâlden ötedir ittisâl-i Mevlânâ

    Hezâr bendesi var da‘vi-i Ene’l-Hakda
    Sened elindeki ba’zı makâl-i Mevlânâ beyitlerinde de Mevlânâ’ya kavuşmanın sıradan bir vuslat olmadığı, vuslatı aştığı, insanı bir başka boyuta taşıdığı belirtilir. “Enel Hak” davasının bin yolcusunun elindeki senedin (dayanaklarının) Mevlânâ’nın sözleri olduğu vurgulanır. Gâlib’in Mevlânâ ile ilgili medhiyelerinde önemli bir yer tutan “vahdet-i vücut” düşüncesinin etkisi bu şiirde de görülür.

    Hezâr secde avâlim semâ‘ına hayrân
    Ne devr mazharıdır vecd ü hâl-i Mevlânâ

    Semâ‘ edip giremez çarha âfitâb dahı
    Sehergeh eylemese rûy-mâl-i Mevlânâ beyitlerinde de Gâlib Mevlevîlikte özel bir yeri olan “semâ”nın özelliklerine, “semâ”ya duyulan hayranlığa dikkat çeker. Güneşin de semâ eden Mevlevî dervişleri gibi dünyayı dolaşabilmek için sabah vakti Mevlânâ’ya yüz sürdüğünü söyler.

    III. Medhiye: “Medhiyye-i Şerîf-i Diğer ü Niyâz-nâme Berây-ı Cenâb-ı Pîr ‘Ârif-i Rûm Kuddise Sırruhû” başlıklı olup 7 beyittir. Redifi “Yâ Hazret-i Monlâ-yı Rûm” dur. Vezni Müstef’ilün/ Müstef’ilün/ Müstef’ilün/ Müstef’ilün’dür. Başlığından da anlaşıldığı gibi dua içerikli olan bu şiirde şair, Mevlânâ’dan kendisini nefsin elinden kurtarması için yardım diler. Şiirin başlığında yer alan “niyâz” ifadesi “bazı tarikatlardaki küçüğün büyüğe karşı selâm, saygı ve duası” anlamındadır.
    Mevlevîlikte niyâzın farklı anlamları bulunur. Niyâz mukabelesinde bazen şeyh, yahut canlardan, muhiblerden, mukabeleyi seyreden ve tarikat usulünü bilen ziyaretçilerden biri, canlara niyâz, yâni bir miktar para gönderir. Niyâz sayısı dokuz ve dokuza bölünmesi mümkün, dokuzun katları olan on sekiz, yirmi yedi vb. gibi bir sayı olabilir. Bu sayılar dikkate alınarak güce ve zamanın ihtiyacına göre belirlenen para semâzen başına verilir. Son selâm bitmeden mutrıba götürülür, kudümzen başının kudümü üstüne bırakılır. Bunun üzerine mukabelede son peşrev çalınmaz, neyzen başı,
    kısa bir segah taksimi yapar ve “niyâz mukabelesi” başlar. Hüseynî âyini okunduğu zaman da şeyh, mutrıba bir miktar para yollar ve niyâz mukabelesi yapılır. Bu mukabelede niyâz âyini denen âyin okunur. Niyâz mukabelesi, yürük bir semaî çalınarak kısa bîr taksimle biter. Mevlevî âyinlerinin başlıca formlarını naat, taksim, Mevlevî âyini, peşrev, son peşrev, son yürük semâi ve niyâz ilahisi
    oluştur.
    Niyâza baş kesmek de denir. Mukabeleden başka zamanlarda bir Mevlevî, diğer bir Mevlevî ile ayakta buluşunca her ikisi de birbirlerine niyâz ederler. Niyâz eden, şehadet parmağını, diğer parmaklarına oranla düz tutup sağ elini dudağına götürür ve şehadet parmağını sükût işareti yapar gibi dudaklarının üstüne biraz meyilli olarak koyup hafifçe öper ve derhal yine parmaklar biraz açık olarak elini kalbinin üstüne koyup başını eğer. Karşıdaki de aynı tarzda sağ eliyle aynı hareketi yapar ve baş keserek niyâz etmiş olur. Parmağı ağza götürmek, sırrı fâş etmemeğe ve sükûta, baş kesmek de insanı takdise alâmettir. Dergâha, şeyhe, dedeye ve canlara verilen hediyeye de niyâz
    denir. Niyâz, aynı zamanda nezirle aynı anlamda kullanılan genel bir terimdir.

    Düşdüm yine kaldır beni yâ Hazret-i Monlâ-yı Rûm
    Bakmaz deyü bildim seni yâ Hazret-i Monlâ-yı Rûm
    İhsânına magrûr olup cürm eyledim ma‘zûr olup
    Geldim sana mecbûr olup yâ Hazret-i Monlâ-yı Rûm

    Sen Gâlibin Mevlâsısın ser-mâye-i ihyâsısın
    Lutf u kerem deryâsısın yâ Hazret-i Monlâ-yı Rûm beyitlerinde de Gâlib Mevlânâ’ya kendisini kurtarması için içtenlikle yakarır. Bu şiirdeki ahenk hemen kulaklara yerleşmektedir. Şiir Mevlevî semâ âyinlerinde kolayca söylenebilecek niteliğe ve akıcılığa sahiptir. Şeyh Gâlib, eğitimli kişilerin
    anlayabileceği bir üslupla övdüğü Mevlânâ’ya, dergâha yeni giren dervişlerin kolaylıkla söyleyebileceği ve anlayabileceği bir dille de şiirler yazarak, hem kendi içi dünyasını yansıtmakta hem de rehber edindiği Mevlânâ’ya yalvarmaktadır. Bu şiirin Divan dışında dizelerinin yapısı değiştirilerek, ilahî formunda düzenlenmiş başka şekli de vardır:

    Düşdüm yine kaldır beni
    Yâ Hazret-i Monlâ-yı Rûm
    Bakmaz deyü bildim seni
    Yâ Hazret-i Monlâ-yı Rûm
    İhsânına mağrûr olup
    Cürm eyledim ma‘zûr olup
    Geldim sana mecbûr olup
    Yâ Hazret-i Monlâ-yı Rûm

    18. yüzyıl Divan şairlerinden, hayatının bir bölümünü Balkanlarda geçirmiş, Romanya’da bulunmuş, Mevlevî şair Tokatlı Ebûbekir Kânî Efendi’nin şiirleri arasında da Mevlânâ’ya yazılmış “Der-niyâz u istimdâd Ez-cenâb-ı Mevlânâ Kuddise Sırruhu” başlıklı bir “niyâz-nâme” vardır. Bu niyâz şiiri:

    Dervîşine sâhip çık yâ Hazret-i Mevlânâ
    İster yap ister yık yâ Hazret-i Mevlânâ

    dizeleriyle başlar ve 7 beyittir. Gâlib’in şiiriyle Kânî’nin şiiri arasında redif kelimesi, beyit sayısı ve içerik bakımından bazı benzerlikler bulunmaktadır. Bu benzerlikler her iki şairin Mevlevî
    olması ve Mevlevîlikteki niyâz şiirlerinin belli özelliklere sahip olmasıyla açıklanabilir.

    IV. Medhiye: “Der-Medh-i Hazret-i Pîr Kaddese’llâhu Sırrehû” başlıklı olup 6 beyittir. Feilâtün/ Feilâtün/ Feilün vezniyle yazılmıştır. Şiirin redif kelimesi “Mevlânâdır”.

    Aşk kim sûret-i Mevlânâdır
    Ma‘nî-i hilkat-i Mevlânâdır beytinde Gâlib aşkı, Mevlânâ’nın sureti, onun yaratılmasındaki mana olarak görür. Mutasavvıflara göre, bütün oluşların gerçek sebebi aşktır. Aşk Hakk’ın sırrı, tecellînin de sembolüdür.



    Bâ’is-i rif‘atı dervîşânın
    Şeref-i hidmet-i Mevlânâdır beytinde de dervişlerin yücelme sebebi Mevlânâ’ya hizmet etme şerefine ulaşmaları olarak gösterilir.

    İftihâr eylese Gâlib ne aceb
    Bende-i Hazret-i Mevlânâdır beytiyle şiirine son veren Gâlib Hazret-i Mevlânâ’ya bağlı olmakla övünmesinin garip karşılanmaması gerektiğine dikkat çeker.

    Nazım şekilleri dil ve anlatım açısından değerlendirildiğinde Gâlib’in Mevlânâ medhiyelerinde 18, 9, 7, 6 beyitten oluşan kaside ve gazel nazım şekilleriyle yazılmış izlenimi veren medhiyelerinde biçimsel olarak bu nazım şekillerinin özellikleri görülmekle birlikte içerik açısından söz konusu nazım şekillerinin özelliklerini tam olarak yansıttıkları söylenemez. İçerikteki bu farklılığın sebebi ise şairin bu şiirleri övgü amacıyla yazmış olmasıyla açıklanabilir. Şiirlerde kullanılan dilin ağır olduğu dikkati çeker. Özellikle ilk iki medhiyede şair, 3-4 kelimeden oluşmuş uzun Farsça tamlamaları çok sık kullanmıştır. Tamlamalar dışında da Arapça ve Farsça kelimelerin fazla olduğu görülür. Ayrıca övgüde mübalağaya gidilmiştir. Divan şairlerinin övgü amacıyla yazdığı kasidelerde görülen özellikler büyük ölçüde Gâlib’in Mevlânâ için yazdığı medhiyelerde de görülmekle birlikte Sebk-i Hindî üslubunun özelliklerinin varlığı da gözden kaçmamaktadır. Sebk-i Hindî üslubuyla yazılmış şiirlerde görülen bu üsluba özgü soyut hayaller, mübalağalı anlatım gibi özelliklerin büyük bir bölümü Gâlib’in Mevlânâ için yazdığı şiirlerde de vardır.

    3. medhiyede kullanılan dil diğerlerine kıyasla biraz daha sade ve anlaşılır görünmektedir. Bunda söz konusu şiirin “niyâz-nâme” olmasının etkisi vardır. Dua içerikli olup şair kendi duygularını içtenlik ve samimiyetle dile getirdiği için daha farklı bir dil kullanmıştır.

    Şiirlerde ağırlıklı olarak Mevlânâ’nın övgüsü yapılmış ve 4 medhiyede “Hazret-i Mevlânâdır”, “Mevlânâ”, “Yâ Hazret-i Monlâ-yı Rûm”, “Mevlânâdır” redif kelimeleri kullanılmıştır. Ayrıca medhiyelerde Mevlânâ’nın övgüsü başta olmak üzere, Mesnevî’den ve Mevlevîlikle ilgili semâ, ney gibi unsurlardan da söz edilmiş, Mevlânâ’nın çok değer verdiği Şems ve tasavvufla ilgili bazı terimler de şiirlerde yer almıştır.
















    Kaynaklar:
    Ayan, Hüseyin, (1991), “Şeyh Galib’te Mevlânâ Sevgisi”, Türk Dili, S.480,
    Ank. s.530-536.
    Ayan, Hüseyin, (1992), “Mevlevî Şairler”, Türk Dili, S.492, Ank. s.456-460.
    Şeyh Gâlîb Dîvânı, (1994), hzl. Muhsin Kalkışım, Akçağ Yay., Ank.


    Kendi hazırladığım makaledir...


    _________________
    İmzaya gerek yok kendim yeterim Smile


      Forum Saati Ptsi Mayıs 21, 2012 5:28 am